Archive for Ocak 2nd, 2008-> Doğa dışı gizli güçlerden yararlandığına inanarak büyü yapanlar. Büyü ve büyücülük insanlık tarihinin çok eski dönemlerine kadar gider. Doğa karşısında kendini âciz ve eksik hisseden insanoğlu, gizli güçlerle kendi arasında bağlantı kurabilecek birtakım aracılara ihtiyaç duymuştur. Bu aracılarda olağanüstü yetenekler bulunduğu varsayımından yola çıkarak, büyücülerden, insanüstü davranışlar beklemiştir. Tektanrılı dinlere geçildiği zaman bu inançlar ortadan kalkmamış, sözgelimi, Hıristiyanlığın bütün yasaklamalarına rağmen büyücülük ve boş inançlar toplumlar içinde gizli gizli yaşamlarım sürdürmüştür. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, erkek ve kadın büyücüler, büyü törenleri yapar, insanlara veya hayvanlara nazar değdirirler, «Boynuzlu Tanrı’yı» veya «İlahe Ana’yı» yardıma çağırırlardı. Eskiçağ törenlerinin bir devamı olan ve şabbat adı verilen cumartesi gece yarısı toplantıları kırlarda yapılırdı; bu toplantılar sırasında, gece yarısından şafak sökünceye kadar şarkılar ve danslarla şeytan yardıma çağrılırdı. Çift-düzden altı-altıya kadar sıralanan standart bir domino takımı ile geleneksel yorumla fal bakılabilir. Domino taşlarının noktalı yüzleri alta getirilerek iyice karıştırılır. Bunların içinden bir tane çekilir. Bazı domino falcıları kendilerinden en uzaktakini almakta ısrar etse de, bazıları da ellerini şansın etkisine bırakırlar. Fakat hepsinin birleştikleri bir kanıya göre bir insan domino falıyla ayda sadece bir kez geleceğini öğrenme şansına sahiptir. Aksi takdirde cevaplar anlamsız kalacaktır. Ayrıca, bir kişi bir seferde en fazla üç domino taşıyla (yani üç çekişle) sınırlı kalmalıdır. Bir domino taşı çekilip yorumladıktan sonra, noktalı kısmı alta getirerek ötekilerle karıştırılır ve ikinci çekiliş ondan sonra yapılır. Eğer aynı domino ikinci kez çekilirse, bu ilkinin teyidi olarak yorumlanır. Bu şekilde aynı taşı iki kez çeken kişiye, normal üç çekiş hakkının dışında bir hak daha tanınır. Nasıl Bakılır? Birçok falcıya göre kurallı olarak bakılan fal, konsantrasyon için şarttır. Eğlencelik tarzdaki kahve falları, basit kurallarla bakılan bir fal tarzıdır. Kahve fincanı saat istikametinin tersi yönünde, baş üzerinde üç kez çevrilir. Bu esnada bir dilek tutulur. Daha sonra tabağın üzerine doğru döndürülerek kapatılır. Üzerine metal konarak çabuk soğuması sağlanır. Ayrıca bu metalin, fincan içinde çıkabilecek kötülükleri uzaklaştırdığına inanılır. Bazı falcılara göre de bu metal orada gelecek ile ilgili negatifliği önlesin diye fincan üzerine konurmuş. Fincan on dakika sonra açılır. Işık, bakan kişinin arkasından gelecek şekilde oturulur. Fincan açılır. İlk önce fincanın orta noktasına doğru bakılır. Bu, fal bakmaya konsantre olmak amacıyla yapılır. Daha sonra fincanın ağız ile içilen noktasından itibaren saat yönüne doğru bir tur attırılır. Ondan sonra ilk başlangıç noktasından itibaren şekiller üzerine yorum yapılır. Semboller ve Yorumları Hayvan Hayvanların çeşitlerine bağlı birçok yorum vardır. Bu yorum iyi de kötü de olabilir. Örneğin; bir Yunus görmek çok iyidir. At görmek asaletle ilgilidir. Kuş, haberdir. Balık parasal olarak gelen kısmeti gösterir. Maymun, şüpheciliği,yırtıcı hayvanlar hırsı sembolize ederler. Doğa yasalarına karşı çıkarak eşyayı veya yaratıkları etkilemek için başvurulan çare ve yollar. İlkçağ’da sihir çok önemliydi ve savaş, avcılık, tıp gibi etkinliklerin çoğu sihire bağlıydı. Sözgelimi bir savaşa girmeden önce Romalılar augurlara (hayvanların iç organlarını inceleyerek gelecekteki olayları haber veren rahipler) başvururlardı. Günümüzde, bazı ilkel kabilelerde, sihirbazlar hâlâ büyü törenleri düzenler. «Uğur» getirecek basit bir fetişten, geleceğin haber verilmesine veya özel ayinlere kadar sihir, çeşitli görünümlere bürünebilir ve hemen bütün uygarlıklarda geçerli olmuştur. Devletin şiddetle yasakladığı, sonra da semaî dinlerin (İslâm dini, Hıristiyanlık v.b.) savaştığı sihir, bazı toplumlarda yavaş yavaş gizli bir nitelik kazanmış («kara sihir») ve gizli denilen öteki bilimlerle (simya v.b.) bağlantı kurmuştur. Sihirbaz, Kimsin Sen? Sihir Arapça bir kelimedir ve Türkçe’deki karşılığı Büyüdür. Büyü halk arasında yaygın olarak bilinen şekliyle, bir takım dualar ve efsunlarla, yapan veya yaptıran kişilerin niyetlerine göre gerçekleşen, büyücülerin yazdıkları anlaşılmaz yazılar ve çizgilerle yapılan kötülükler ve pek çok konuda iyi veya kötü niyetli olarak yapılan tılsımlar; insanların istemedikleri şeyi kötü ruhların etkisiyle yapar hale gelmeleri ve bu konuda zorlanmalarıdır. Büyü yapanların büyüye alet edilen bilgiye sahip olmaları yeterlidir. İslam alimleri, sihir yapmayı, Kuran ve Sünnet’e dayanarak büyük günahlardan saymışlardır. Hatta yapılan büyünün küfrü gerektiren cinsten olması halinde yapanın da kafir olacağını söylemişlerdir. Sihir öğrenmek ve öğretmek ise haram kılınmıştır. Ancak sihre karşı bir önlem alınması açısından olaya bakanlarsa, sihri bir ilim olarak öğrenmenin haram olmadığını savunmuşlardır. Hanefi Mezhebi alimlerinden bazıları da bu görüştedir. İslam dini, kapalı, marjinal ve kişilere göre değişen, çeşitli anlamlara çekilebilen bir din değildir. İslam’ın bütün emir ve yasakları oldukça açık ve nettir. Her şeyin yeri ve makamı, hayatın tanzimi ve yaşanışı bellidir. Örneğin hastalıklar karşısında Kuran’da ve Sünnet’te oldukça fazla yer alan tıp konuları yol göstermekte, tedavinin de bu yolla olacağı bildirilmektedir. Eski Mısır’da son derece doğal olarak bilinen bir olguydu büyüler. Ancak yine de herkes büyü yapamazdı. Bu konuda özel yetenekleri olan, tanrılarla iletişim kurabilen kişiler büyü yapabiliyordu. Büyülerin kimi kötü yani kara büyü niteliğindeydi; kimisi koruma büyüsü kimisi ise büyü bozmaya yarayan büyülerdi. Kara büyülerde genellikle büyü yapılmak istenen kişinin kendisine ait birşey ele geçirilir ve bunun yardımıyla balmumundan yapılmış insan figürüne bakır şişler saplanırdı. İnsan figürü, büyü yapılan kişiyi simgelerdi. Balmumu eriyince kişi ölürdü. Bu oldukça sevimsiz olaya karşın bundan korunmaya yarayan büyüler de vardı. Büyü yapılan kişi hastalandığı zaman tıp konusunda oldukça ilerlemiş olan Mısırlılar, bunun büyü olduğuna karar verirlerdi ve bu çoğunlukla doğru cıkardı. En iyi rahipler ve büyücüler aracılığıyla bir nevi ayinle kişi kurtarılmaya çalışılırdı. Bu her zaman istenildiği gibi sonuçlanmazdı. Hatta tarihte birçok firavunun çocuklarının ve eşlerinin büyü nedeniyle öldüğünden bahsedilir. Büyünün ilk örneği Tanrılar arasında yaşanan savaşta görülmüştür. Kızıl saçlı Seth, kardeşi Osiris’i 14 parçaya bölünce Osiris’in eşi İsis onu tekrar hayata getirmek için Amon’un gizli adını kullanarak bir büyü yapmıştır. Osiris’in 13 parçası Mısır’ın birçok yerinde bulunmuş ancak sadece cinsel organı bulunamamıştı. (Bunu ise timsah tanrı Sobek’in yediği düşünülmektedir.) 13 parça olmasına rağmen İsis, Osiris’i hayata döndürmüştür. “Shambhala” (Şambala), “Dünyanın Kalbi”, “Yüce Ülke”, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur. Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir. Agarta, dünya insanlığının tekamülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi’ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve “Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen Agarta’nın lideri, Dünya’yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’nin fizik alemdeki temsilcisidir. 1912′de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon’a göre tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, O’nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada ‘inisiyasyon’dan da geçmiştir. Anka, birçok tradisyonda yer alan efsanevi kuşun Farsça’daki adlarından biridir. Eski Yunan mitolojisinde “Phoenix”, Arap tradisyonunda “Anka”, Çin’de “Tanniao” ve kimi tradisyonlarda “Homa” ya da “Rokh” adını alır. Simurg (Simorgh), İran tradisyonunda insan dili bilen, mesajcı, sırdaş, hikmet sahibi, mükemmel bir kuştur. Kahramanları taşır, uzak mesafelere yolculuk yaptırır ve yakıp kendisini tekrar çağırabilsinler diye onlara kendi tüylerinden birkaç tane bırakır. Arap tradisyonuna göre bu kuş, efsanevi Kaf Dağı’nın üzerindedir; Yunan mitolojisine göre öldükten sonra küllerinden doğan harika bir kuştur; Taoizm’de ise ölümsüzlüğün sembolüdür. Sufi Ferideddin Attar, efsane ve masallardaki bu kuştan “kendini aramanın sembolü” olarak söz eder; masallardaki kahraman, sonunda, uzaklarda aradığı şeyin aslında çok yakınında olduğunu, yani kendisinde veya kendi içinde olduğunu idrak eder. Bu, “kendini bilme” sembolizmi, inisiyatik ifadelerle, inisiyatik ölüm ve başkalaşım geçirerek yeniden doğuş, mistisizmdeki ifadelerle, “uyanma, aydınlanma, kurtulma” olarak ifade edilir. Büyü, kötü usullere başvurarak bir insanın iradesini elinden almak demektir. Çeşitli yollarla, usulleri kötüye kullanarak bir insanı yönetim altına almaya, ona istenilenleri yaptırmaya genel olarak büyü denilir. Büyü ile insanı istemediği şeylere zorlamak, ona istemediği hareketleri yaptırmak doğru değildir. Büyücülük, her şeyden önce, dine ve inanca kesin şekilde karşıt olan, batıl inançlara dayalı bir büyüsel işlem toplamıdır. Reçeteler, formüllere dayanan, bunlara değişik anlamlar yükleyen bir uygulamadır. 1584′te Anvers’te yayınlanan Gespar Peucer’in Falcılar (Les Devins) adlı kitapında büyücülük şu şekilde tanımlanır: Büyücülük, şeytanı tanımaya yarayan bir sanattır. Büyücü tarafından çağrılan şeytan ve yardımcıları kendilerini gösterirler veya kendilerini göstermeyip de talep edilen şeyi yerine getirirler. Sözlük anlamıyla “ete bürünme” anlamına gelen enkarnasyon terimi, spiritüalist terminolojide ruhun yoğun bedene bağlanışını ifade eder. Ancak, ruhun bitki gibi etten yapılma olmayan bedenlere de bağlandığı göz önüne alındığında terimin sözlük anlamının spiritüalist terminolojideki anlamı bakımından yeterli olmadığı görülmektedir. Bununla birlikte, terimin yaygın oluşu göz önüne alınarak, neo-spiritüalizmde “enkarnasyon” terimi kullanılmaya devam edilmiştir. Spiritüalizme göre, ölüm olayı ile yoğun bedenlerini terk etmiş ruhlar, ’spatyum’ da bir süre kaldıktan sonra, tekrar yoğun dünyalardan birinde bedenlenmek üzere hazırlık yaparlar. Örneğin, dünyamızda enkarne olacak ruhlar, önce spatyumdaki bedenlerine, yani ‘perispri’ lerine ihtiyaçlarına uygun bir şekil verirler. Sonra, dünya maddelerinden ibaret olacak maddi bedenlerini bu seyyal beden üzerine derece derece kurmak üzere dünyaya bağlanırlar. Fizik dünyada doğan her varlığın ‘yaşam planı’ ve enkarne olacağı ortam (ülke, aile vb.), tekamül ihtiyaçlarına göre spatyumdayken belirlenmiş durumdadır. Ruhun enkarne olması bedenin içine girmesi demek değildir. Zaten ruhun, maddi bir varlık olmadığı için mekânda yer tutması düşünülemez. |