Archive for Ocak 7th, 2008-> CIA’nın en önemli operasyonlarından biri, daha servis doğmamışken başladı. Çok sayıda Nazi lideri İkinci Dünya Savaşı’nı kaybedeceklerini anladı ve ileride Sovyetler Birliği’ne karşı açılacak olası bir savaş konusunda, Hitler’den habersiz ABD ile görüşmeler başlattı. Geleceğin CIA Başkanı Allen Dulles, 1943 yılında İsviçre’nin Bern kentine giderek, bu etkili Nazilerle gizli görüşmeler yaptı. Dulles, resmi olarak CIA’nın öncülü OSS’nin (Overseas Secret Service-Denizaşırı Gizli Servis) ajanıydı. Fakat, çoğuyla savaştan önce birlikte çalıştığı Nazilerle özel işler yapmaktan geri kalmadı. Gerçekten de, Wall Street’in önde gelen hukuk danışmanlarından biri olan Dulles’ın, savaş sırasında da Nazilerle iş yapmayı sürdüren Standard Oil* gibi bazı müşterileri vardı. Bu yüzden, Hitler’in Doğu Cephesi istihbarat şefi General Reinhard Gehlen’in Amerikalılara teslim olması sürpriz yaratmadı. Gerilen ev sahiplerinden sıcak bir ağırlama bekliyordu. Özellikle de, gizli bir yere gömdüğü ve pazarlıkta kullanmayı planladığı çok sayıda dosya nedeniyle… CIA, 1947 Ulusal Güvenlik Yasası ile kuruldu. Daha yasanın mürekkebi kurumadan, hortlaklar ordusu yasanın temel boşluğundan sökün etti. Yasada, CIA “zaman zaman Ulusal Güvenlik Konseyi’nin talimatları doğrultusunda başka görevler yapabilir, başka işlevler görebilir” deniyordu. Bu kasıtlı muğlak ifade, “ulusal güvenlik” adına, yarım yüzyıl canice faaliyetlerin yürütülmesinin kapısını açtı. Ulusal Güvenlik Konseyi’nin zorunlu gördüğü ilk görevlerden biri, İtalyan demokrasisini yıkmak oldu; elbette demokrasi adına… İtalya, 1948 seçimlerinde solcu bir yönetimi işbaşına getirecek gibi görünüyordu. Milyonlarca dolar, Washington’un istediği adaylara, Mussolini’nin partisinin kahverengi gömleklilerinden arta kalan haydutlara ve öteki Nazi işbirlikçilerine İtalyanların oy vermelerini sağlamak amacıyla propaganda yapmak ve oy satın almak için dağıtıldı. Ayrıca, seçimin sonuçları ABD’nin istekleriyle bağdaşmadığı takdirde, yiyecek yardımının kesileceği dedikodusu yayıldı. CIA’nın İran’daki mazisi, bazılarının düşündüğü gibi, kaygı duymamız gereken başarısızlıklar göstermez. Başarıları -İran en büyüklerinden biridir- tehlikenin de ötesindedir. CIA, İran’da Amerikan yöneticilerinin sinirine dokunan ılımlı milliyetçi bir rejimi devirerek, tam tamına kendinden istenen şeyi yaptı. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, 26 yıl sonra, ABD’nin başına büyük bela olacağını kanıtlayan daha sert milliyetçi bir rejim iktidara geldi. 1951′de İran Başbakanlığına ülkenin en popüler politikacısı Dr. Muhammed Musaddık seçildi. Musaddık’ın en önemli seçim vaadi, o dönemde İran’da faaliyet gösteren tek petrol şirketi British Petroleum’u (BP) millileştirmekti. Millileştirme karan parlamentoda oybirliğiyle kabul edildi. Bu olaydan sonra, BP’ye yüklüce bir tazminat önermesine rağmen Musaddık’ın günleri sayılıydı artık. İngilizler, İran ekonomisini kaosa sürükleyen bir uluslararası ekonomik ambargo örgütlediler. Ve CIA, İngilizler’in isteği üzerine Musaddık’ı devirmek için milyonlarca dolar harcamaya başladı. CIA’nın hukukçular tarafından kurulduğunu ve yönetildiğini hatırda tutmak istiyorsanız, Guatemala demokrasisinin yıkılması operasyonuna göz atmaktan başka şeye gereksinim duymazsınız. Dulles biraderler, Wall Street hukuk bürolarından Sullivan&Cromwell’in ortaklarıydı. Zaman buldukça da ABD hükümeti için çalışıyorlardı. John Poster Dulles Dışişleri Bakanı, Allen Dulles da CIA’nın başındayken, biraderler Eisenhower’ın dış politikasının çarlarıydı. Sullivan&Cromwell müşterilerinin çıkarlarını da görmezden geliniyorlardı tabii! Jacobo Arbenz, 1951′de serbest ve adil bir seçimde ezici bir çoğunlukla Guatemala Devlet Başkanı seçildi. Guatemala’yı “feodalizmin hâkim olduğu geri kalmışlıktan modern kapitalist bir ülkeye dönüştüreceğim” umuyordu. Ancak CIA, tüm ağırlığını feodalizmden yana koydu. Kongo, (sonraki adı Zaire) 1960′ta Belçika’dan bağımsızlığını kazandığında, Patrice Lumumba ilk başbakanı oldu. Parlamentoda güçlü desteği olan karizmatik bir liderdi. Buna karşılık, yalnızca iki ay iktidarda kalabildi. Solcu Lumumba, hiç de kolay olmayan bir yolu seçerek, ABD ile Sovyetler arasında tarafsız bir politika izlemeye kalkıştı. Ganalı Kwame Nkrumah’nın işaret ettiği gibi, İngiltere ve Fransa için Sovyetler’le diplomatik ilişkinin sakıncası yoktur, ama buna cüret eden herhangi bir Afrikalı lider ABD’nin düşmanı olurdu. Lumumba’nın kaderi böyle oldu. Gerçi CIA “düzenli olarak Kongolu politikacı alıp satıyordu”, ama Lumumba’nın hitabetteki ustalığı, iktidardan uzaklaştırılsa bile onu ABD’nin ayağına dolanacak bir çalı yapacaktı. Bu nedenle, Lumumba’nın öldürülmesinin daha doğru olacağına karar verdiler. Kübalı devrimci Fidel Castro, ABD’nin desteklediği Batista diktatörlüğünü 1959′da devirdiği zaman, ülkedeki tüm kumarhane ve genelevleri kapattı, ekonomiyi millileştirdi. Bu, mafya ile çokuluslu ABD şirketlerini çok kârlı bir sağmal inekten yoksun bıraktı. En iyi arkadaşı Bebe Rebozo ve diğerleri üzerinden mafyayla uzun zamandan beri bağlar kurmuş olan Başkan Yardımcısı Richard Nixon, CIA ile birlikte Castro’yu saf dışı bırakmak için gizli planlar yapmaya başladı. Bu işe, sonraki başkanın Nixon olacağı beklentisiyle, Eisenhower’dan habersiz giriştiler. Nixon’ın yerine John Fitzgerald Kennedy (JFK) başkan seçilince, hakkında ciddi endişe duyduğu bir operasyon devraldı: Domuzlar Körfezi’nden Küba’yı işgal etmek… JFK de Castro dan kurtulmaya can atıyordu atmasına da; bu iş için Amerikan kuvvetlerini değil, yalnızca Kübalı mültecileri kullanmak istiyordu. CIA, JFK’yi Amerikan ordusunu kullanmaya ikna edecek bir provokasyon yapabileceğini umdu. Ama JFK inatla Amerikan silahlı kuvvetlerini bulaştırmayı reddedince, 1961 Nisanı’ndaki işgal harekâtı başarısız oldu. Rafael Trujillo, 1930′da darbeyle Dominik Cumhuriyeti’nde iktidarı ele geçirdi ve sonraki 30 yıl boyunca ABD’nin coşkulu desteğini aldı. Trujillo’nun muhalefeti bastırma yöntemleri, iğrenç yöntemlerin aynıydı: Kitlesel katliamlar ve işkence. ABD buna hiç ses çıkarmadı ve Trujillo’nun BM’de ABD politikalarının en güvenilir destekçisi olmasıyla karşılığını gördü. Ancak, tüm diktatörlerde sık sık görüldüğü gibi, Trujillo da çok açgözlüydü. Dominik ekonomisinin beşte üçünü kontrol edecek ölçüde büyüyen kişisel serveti, yabancı devletler tarafından öncelikle kurulan “yatırım için uygun iklimi” tehdit ediyordu. Bu arada, Castro’nun devrimci ordusunun Küba’da iktidarı ele geçireceğini görmeye başlayan ABD, Trujillo’nun aşırı gücünün benzer bir devrime yol açacağı endişesine kapıldı. Böylesi nedenlerle, CIA 1958′de Trujillo’yu öldürme entrikalarına başladı. Bazıları, Soğuk Savaş’ta vahşi ve acımasız bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu ve kazanmanın her şeyden önemli olduğunu söyleyerek CIA’nın suçlarını mazur göstermeye çalışır. Bu fikrin yol açtığı problem şudur: Hiç kimse, sarmaş dolaş olduğumuz müttefiklerimizden daha vahşi ve acımasız olamaz. Bunun, dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesi Endonezya’dan daha açık bir tablosu olamaz. Sukarno, 1945′ten 1965′e kadar Endonezya Devlet Başkanı’ydı. Üçüncü Dünya liderleri arasında bir yıldızdı. Anti-emperyalist Bağlantısızlar Hareketi içinde aktifti. Uzun süreden beri ABD tarafından diken olarak görülüyordu. Daha da kötüsü, Komünist Partisi, kurduğu koalisyon hükümetinin ortağıydı. CIA, 1958′de kendisine karşı başarısız bir ayaklanma kışkırttı; öldürme girişiminde bulundu ve hatta, benzerinin oynadığı bir porno film çekerek onu zor durumda bırakmaya kalkıştı. Nisan 1967′de Yunanistan’da seçim kampanyası başlamak üzereydi. Seçimlerin favori adayı George Papandreu kararlı bir antikomünistti. Birazcık daha sol eğilimli oğlu Andreas, Hubert Humphrey ve Adlai Stevenson gibi bozgunculara hayrandı. Her şeye karşın, iki Papandreu da, ABD siyasetçilerine göre fazlaca bağımsızlıkçıydılar. Andreas Papandreu, Soğuk Savaş’ta Yunanistan’ın daha tarafsız bir rota izleyeceği mesajım verdi. Ayrıca Yunan ordusundaki bazı unsurların kralcı doğasına ilişkin -sonradan doğru çıkan- kuşkuları vardı. George Papandreu daha önce başbakanlık yapmış, ancak CIA’nın yardımıyla 1965′te Kral tarafından iktidardan uzaklaştırılmıştı. Oğlu gibi, o da Amerikan çıkarlarına daha az teslimiyet işaretleri gösteriyordu. 1973′te, CIA, Güney Amerika’daki işleyen en eski demokrasiyi yıktı. 20 yıl sonra, hâlâ bu olayda parmağı olduğunu inkâra kalkışıyor. CIA, Şili’de 1958 ve 1964 seçimlerine önemli ölçüde müdahale etti. 1970′te ise korktuğu başına geldi; sosyalist aday Doktor Salvador Allen de devlet başkanı seçildi. Dehşete kapılan Başkan Nixon, CIA’dan Allende’nin göreve başlamasını önlemesini istedi. CIA, askeri bir darbe için elinden geleni yaptı. Fakat, Şili ordusunun demokratik sürece geleneksel bağlılığı darbe olasılığını ciddi ölçüde önlüyordu. Darbenin önündeki en önemli engellerden biri, Şili Genelkurmay Başkanı General Rene Schneider’di. Bu nedenle, CIA, ordu içindeki fanatiklerle Schneider’i öldürme komplosu kurdu. Fakat suikast geri tepti; belirlenen zamanda iktidarı devralan Allende’ye desteği artırdı. |