Author Archive-> Yeni doğmuş bir bebeğin bile çok küçük olsa dahi sinüsleri vardır. Başlangıçta bezelye büyüklüğünde olan bu boşluklar burnun içinden yüz ve kafatası kemiklerinin içine doğru genişleyen boşluklardır. Çocukluk ve genç erişkinlik çağında büyümeye ve genişlemeye devam eder. Hava cepleridirler. Burnun iç yüzünü kaplayan zarın aynısı tarafından kaplanmaktadırlar ve bir kurşun kalem başı büyüklüğünde açıklarla burun boşluğuna bağlanırlar. Sinüsler normal salgı (mukus) oluşturan burun, sisteminin bir parçasıdır. Normal olarak burun ve sinüsler günde yaklaşık olarak yarım litre mukus salgılar. Üretilen mukus burun örtüsü (mukoza) üzerinde hareket ederek toz parçacıklarını, bakterileri ve diğer havayla taşınan partikülleri süpürür ve yıkarlar. Daha sonra bu mukus geriye boğaza süzülür ve yutulur. İçindeki parçacıklar ve bakteriler mide asidi tarafından parçalanır. Birçok insan bunun farkında değildir çünkü normal bir vücut fonksiyonudur. Her insanda bulunan bütün hücrelerde 46 tane ‘cinsiyet dahil-~ tüm özellikleri tayin eden kromozom bulunur. Normal erkekler annelerinden bir x ve babalarından ise bir y kromozomu edinmişlerdir. Sadece erkeklerde bulunduğu için y kromozomuna “erkeklik kromozomu” denir. Son yıllarda kalıtım bilimi uzmanları bazı erkeklerde birden çok “y” kromozomu bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Bir iddiaya göre, cinsel suç işlemiş olan akıl hastaları arasında bu oran 100′de birdir. İngiliz araştırıcıları bu durumu saptadıktan sonra 1969 sonbaharında A.B.D. Akıl Sağlığı Ulusal Enstitüsünden sağlanmış bir fon ile Johns Hopkins Üniversite üyeleri daha geniş çapta bir araştırmaya koyulmuşlardır. Çok ilkel olan yaratıklar (mikroplar vb.) ile özel ödevlere çok uymuş bazı hücreler (kandaki alyuvarlar) dışında, canlıları meydana getiren bütün hücreler bir ‘bazen daha çok sayıda’ çekirdek (nukleus) sahibidir. Çekirdeğin içinde, canlının özelliklerinin ondan türeyen kişilere geçmesini sağlayan bileşikler ihtiva eden cisimcikler vardır. Bu cisimciklere kromozom adı verilir. Kromozom, kroma (renk) ve soma (cisim) sözcüklerinden türetilmiş bir deyimdir. Hücre bazı özel boyalarla boyandığı zaman bu cisimlerin çok belirli hale gelmeleri, bu ismin verilmesinin nedenidir. Her türün kendine öz bir kromozom sayısı vardır. Bir türe ait bir canlıda türünden çok ya da az sayıda kromozom bulunması çoğu kez bir gelişim bozukluğunun belirmesine yol açmaktadır. Bütün omurgalı hayvanların ve insanların, türlere göre değişik sayıda kemikten oluşan eklemli bir çatısı, yani iskeleti vardır. Birbirine eklemlerle bağlanan kemikler, kaslara destek görevi yapar; ayrıca, iç organları korur, vücudun besin alışverişine katkıda bulunur, özellikle kan için çok gerekli olan kalsiyumu sağlar. Kemik madensel tuzlardan (yüzde 45), sudan (yüzde 25) ve başta kemiközü (osein) olmak üzere ona esneklik veren maddelerden (yüzde 30) oluşur. Üzerindeki incecik kanallardan sinirler ve kan damarları geçer. İskelet gelişen bir yapıdır: doğumdan erişkin yaşa kadar kemiklerin ağırlığı artar, boyu uzar (kızlarda 20 ve erkeklerde 25 yaşına kadar). Kemik, kırıldığı zaman özel bir madde çıkararak kendini onarır. Ancak bu canlılık sürekli olarak bazı besinlerin (protitler, kalsiyum, fosfor ve D vitamini) sağlanmasına ve bazı salgıbezlerinin iyi çalışmasına da bağlıdır. Kemikler biçimlerine göre yassı kemikler (kürek kemiği, kafatası kemikleri), kısa kemikler (omurga) ve uzun kemikler (uyluk kemiği) diye çeşitlere ayrılır. Uzun kemiklerde silindir biçiminde bir orta kanal bulunur ve bunun içinde sarı ilik yer alır: bu çeşit kemiklerin iki ucu hafifçe şişkindir ve üzeri kıkırdak adını verdiğimiz sedef renginde bir maddeyle kaplıdır. Uçlarda kırmızı ilik vardır. Atar ve toplardamarlardaki kan vücutta dolaşır. Bu dolaşım durmadan çalışan ve emmebasma bir tulumba ödevini gören kalp tarafından düzenlenir. 65 kilo ağırlığında bir insanın 5 litre (vücut ağırlığının 1/13′ü kadar) kanı vardır. Bu kırmızı ve yapışkan madde plazma adı verilen bir sıvıyla yuvarlar ve pulcuklar dediğimiz hareketli maddelerden meydana gelmiştir. Al ve Akyuvarlar Alyuvarlar (eritrosit) küçücük, yuvarlak disk görünümündedir (kanın her milimetre küpünde ortalama 5 milyon), içlerinde, kana rengini veren kırmızı bir boya, yani hemoglobin (yüzde 90) bulunur. Bu boya, oksijen ya da karbondioksitin çok bulunduğu ortamlardan bunları almayı, sonra gereken ortamlara salıvermeyi sağlar. Akyuvarlar (lökosit) alyuvarlardan daha azdır (milimetreküpte 6,000 ile 7,000 arasında); renksiz olan bu yuvarların biçimleri de değişik olabilir. Bunlar bir yandan ölmüş veya yıpranmış hücreleri yok ederek, öte yandan tehlikeli mikroplan «yiyerek» organizmanın «temizlenmesi» ve savunması işini üstlenmişlerdir. Vücudumuzun gerçek kimya laboratuvarı olan karaciğer, karın boşluğunun sağında yer alan iri bir bezdir (1,600 gram kadar); içinde 800-900 gram kadar kan bulunur; koyu kırmızı renktedir; lob adı verilen sayısız küçük parçacıktan oluşur; yeri, diyaframın altında, üst karın bölgesinde ve midenin önündedir. Karaciğerin görevleri çeşitli olduğu kadar önemlidir de. Hücrelerin enerji kaynağı olan şekeri yapar; yağların özümlenmesi ve dolayısıyla sindirim için vazgeçilmez bir madde olan ödü (safra) salgılar; birçok artığın vücuttan atılmasını ve vücudun zehirlerden arıtılmasını sağlar, alkolü süzer ve kanı pıhtılaştıracak maddeleri yapar. Ayrıca birçok ilaç, ancak karaciğerde değişikliğe uğradıktan sonra organizma tarafından kullanılabilir. Görevinin karmaşıklığı nedeniyle karaciğer nispeten nazik bir organdır; birçok hastalığa tutulabilir: en çok bilineni sarılıktır; derinin sarı bir renk almasıyla beliren bu hastalık, safranın iyi boşatmamasından ileri gelir. Karaciğerin en tehlikeli hastalıklarından biri alkol sirozudur: bu hastalıkta karaciğer büyür ve görevlerini yerine getiremez. İnsanların ve hayvanların vücudunda iskelet dediğimiz bir çatı vardır, çeşitli boy ve biçimdeki organlar bu iskelete bağlanmıştır: bunlar, kaslardır. Sayılan 600′e yaklaşan kaslar, vücuda biçimini verir ve bütün hareketlerine katılır. Beyazlar ve Kırmızılar İki türlü kas vardır: 1. Beyaz kaslar. Düz kas liflerinden meydana gelmiştir, ince katmanlar halinde, içi boş organları (mide, sidik torbası) ve kanalları kaplar; bunlara içorgan kasları da denir. Kulak üç bölümden meydana gelir: dış kulak, orta kulak, iç kulak; yalnız dış kulak dıştan görülür. Dış kulak, kulak kepçesiyle kulak yolundan oluşur; kulak kepçesi, kıvrımlı bir kıkırdak parçasıdır ve hayvanların birçoğunda hareketlidir, istenilen yöne yönelebilir; kulak yolunun sonu kulak zarı denilen değirmi bir zarla kapalıdır. Orta kulakta bir orta kulak boşluğu ve bunun içinde üç küçük kemik (çekiç, örs, üzengi), ayrıca mememsi boşluklara ve yutağa açılan östaki borusu bulunur. Şakak kemiğinin içine gömülü olan iç kulakta bir sıvı ve bu sıvının içinde yüzen bir çeşit kese (zar dolambaç) vardır. İç kulak, kulağın en önemli kısmıdır. Kulak sıvısı denilen bir sıvıyla dolu olan zar dolambaç, yarım daire biçiminde üç kanal ile iki torbacıktan (kırbacık ve kesecik) ve salyangozun bulunduğu salyangoz borusundan meydana gelir, işitme sinirlerinin duyarlı uçları salyangozun içindedir. Kulak kimi hayvanlarda bir kesecikten, kimi hayvanlarda bir kanaldan ibarettir; omurgalılarda giderek gelişmiştir. Yalnız bir kısmını görebildiğimiz göz, küre biçimindedir. Göz. çukuru denen kemikten bir çukurda bulunan göz, birkaç «saydam ortam»ı içeren üç tabakadan oluşur. Üç Tabaka En dışta bulunan, sert ve telsel olan tabaka koruyucudur: buna sert tabaka ya da gözakı denir. Sert tabakanın ön kısmına saydam tabaka denir. Sert tabakanın altındaki ikinci tabakaya damar tabaka denir; bunun ön kısmında da kirpiksi cisim ve iris bulunur, iris mavi, kahverengi, yeşil ya da siyah olabilir. İrisin ortasında gözbebeği denilen ve ışığın şiddetine göre genişleyip daralan delik vardır. İnsanın gözüne bir toz taneciği kaçınca veya esnerken, kahkahayla gülerken yahut da nezle olunduğu zaman, gözler, su gibi bir sıvıyla yaşarın işte bu gözyaşıdır. Dertlendiğimiz zaman döktüğümüz yaşlar da bunlardır. Tuz Tadı Gözyaşı sürekli olarak, göz çukurunun dış köşesinde, göz kapaklarının altında bulunan ve gözyaşı bezleri adı verilen küçük bezler tarafından salgılanır. Kanallar bu salgıyı göze döker ve orada konjonktiva’yı (gözü ve göz kapağının içini örten incecik zar) hep nemli tutar. Bu zar kuruyacak olursa, saydamlığı da gider. Niçin Gözyaşı? Bol gözyaşı salgılanmasına yol açan nedenlerin bazıları maddeyle ilgilidir (göze toz kaçması); bazıları göz yuvarlağının bir hastalığına bağlıdır (konjonktivit, sert tabakanın zedelenmesi) veya göz kapağı iltihaplanmasından ileri gelebilir. Bütün bu durumlarda gözlerin yaşarması, tepkiye bağlıdır (refleks); yani ne kışkırtılması, ne durdurulması mümkündür. |